www.mehmetuyar.com

  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • red color
  • green color
Anasayfa
KARMAŞA (Seçme Bölümler)

Sample ImageKARMAŞA      

(Sigarasından dumanlar yükseliyor göğe.Sevgiler,özlemler ve hayaller büklüm büklüm çiziliyor. Adamın yüreği dumanlar içinde.): GÖRÜYORUM.           

(Çocuk annesinin kolundan asılıyor. “Anne” diyor, “anne,bu adam ne düşünüyor böyle?” Öfkesi kaşlarında  çizgileşiyor annenin; gözlerindeki  ışıltı yok oluyor: Derin bir kuyu... Ürküyor çocuk. Asılmaktan,o adama  bakmaktan vazgeçiyor. Somurtmakla,annesiyle arasında olan mesafeleri yakınlaştıracağına inanıyor; suskunluk,gözlerinde, yanaklarında ve dudaklarında dolaşıyor. Hayat “küt” diye iniyor omuzlarına.): SEZİYORUM.

 

(Oyuncakçı geçiyor yanı başlarından. “Anne!” diyor gene, “Tabanca...” Anne çantasını açıyor oyuncakçı sırnaşırcasına; tabanca elinde hazır,bakıyor parayı alınca veriyor çocuğa: “Bu kovboy tabancasıdır.” “İyi” diyerek gülüyor çocuk. “Ne yapacaksın bununla?”diyor oyuncakçı. Çocuk koyulaştırıyor gözlerini;karanlık basıyor yüzüne:”Öldüreceğim...”):  ÜRPERİYORUM.

            (Esmer bir çocuk,başının üzerinde simit tablası;bağırıyor: “Gevreeek!” Sonra, sözcüğü gırtlağında boğarak anlaşılmaz bir tonla boşaltıyor kalabalığa: “...rrraakk!”  Anneyi görüyor, simitlerine   bakmakta olan çocuğu görüyor,yaklaşıyor hemen: “Çocuğunuza  simit alır mısınız?” Yalvaran bakışlarında bir sefalet; üsteliyor: “Alır mısınız?”  Çocuk,aniden sıyrılıyor annesinin elinden; doğrultuyor tabancasını esmer çocuğa: “Dan! Dan!” Esmer çocuk şaşkın şaşkın bakınırken,anne sinsice gülüyor. Bunun üzerine keyifle sırıtıyor çocuk: “Onu vurdum anne!” ) : DÜŞÜNÜYORUM.

            (Ve kente sorular yağıyor. Kaldırımlarda,caddelerde, bulvarlarda, vitrinlerde, pasajlarda, okullarda,apartmanlarda, sinemalarda,büfelerde, lokantalarda ve insanlarda sorular kımıldıyor:Düğümlenmiş yumaklar tutuyor adam;çekiyor,çekiyor ve bir yerde bitiyor çekiş:Karmakarışık düşünceler... Tümden karmaşa hayat.) : YAŞIYORUM.

 

 

     ***                                                                                                                                  Haziran 10            Bugün her şeyi feda ederek kentten  ayrılmayı,dağlara çıkmayı ne kadar çok istiyorum... Basit bir ahşap kulübede, basit bir yaşamın basitçe sorunlarının yaşamak; basitleşmek istiyorum. Bunca karmaşada yitirdiğim benliğimi bulmak, durulmak gibi bir şey,istediğim... Bir dere kenarında gür çimler arasında oturmak, derelerin akışına kulak kesilip kuş seslerini şiir gibi mırıldanmak ve sessizliği içmek hararetiyle kupkurududur, çatlamıştır özlemlerim.            Çocukluğumdan beri –sanırım, okuduğum doğa tasviri yoğun edebi romanlardan, kentin beton görünümünden ve bir yerlere sığınma ihtiyacımdan olsa gerek-- yaya geziye çıkmak, dağ taş dolaşmak; doğanın kucağında bir böcek olmak gibi deli arzularım vardır benim... Tükenmemiştir. Hakkımda ne derseniz deyin (bunu bir zamanlar okuma zahmeti bulunacaklara söylüyorum) bugün, Knut Hamsun’un Göçebe’sini okumaya karar verdim. Hayallerde bile olsa, gezgin olmak ne güzel!... 

                                                                                                                                              Haziran 20           

Gittikçe kötü hissediyorum kendimi. Sanki,öğütülmek üzere bir makinaya sürülmüşüm; elimde olmaksızın akıp gidiyorum. Kendimi bir nesne olarak hissediyorum.             Sahile koştum. Gırtlağıma değin dayanmıştı kusma hissim;başım dönüyordu. Midemin volkanik püskürüşünü tıkamanın kan teri içinde denize bakıyordum. Ve karşıda Karşıyaka... Arkamda  sahil boyunca dizilmiş apartmanlar...Kordonboyu. Onların büyüklüğü önünde küçük ama bir anlamda büyük düşünceler içindeyim. Sanki, komutanıydım Kordonboyu’nun. Arkamda aparmanlar ordusu: karşı kıyıda düşman... Karşı karşıya bakışların savaşı: Soğuk harp. Ah deniz... her zaman engin. Lağım kokuları ve siyaha bürünen ağsı maviliğiyle bir savaşa meydan veriyordu. Verse de bir felâketi yaşasam diyorum. Bir ağaç çiziyorum yine tomurcuklar vermiş. Sonra şelâle aklığı akıyor gözlerime. Yumuyorum: toprağa basıyorum, sıcacık toprağa...  

 

                                                                                                                                       Haziran 21           

 Cinnet getirmek... Kimi kez, zorunlu muyum kahrını çekmeye dünyanın? Ben isteyerek gelmedim ki... İsteyerek gelmediysem nedir bu hayatın çelişkisi? Hep mutluluk olmaz mıydı, her arzuya kavuşulamaz mıydı? İstediğini yapamaz mıydı insan? Ne anlamı var bunların? Eğer istediğini yapamıyorsa insan, mutlu olamıyorsa, arzu ettiğine kavuşamıyorsa güçsüz demektir. Sonu cinnet getirmektir.             Bu çelişkiyi ayarlayan, anlamlandıran biri olmalıydı, güçlü biri olmalıydı...?             Fuarda, çınar altında hep bunları düşündüm. Gözlerim bir serçeye takıldı alçaktan uçmakta olan.             “Niçin ötüyorsun?” demek geçti içimden.             “Niçin uçuyorsun?”             Sonra genç çınar ağacına yönelen gözlerim güneşi yaprakların sarılığında yakaladı.             “Her şeyin bir görevi var. Bu yüzden anlamlı, bu yüzden neşeli.” Ya benim görevim ne? Yatmak mı, uyumak mı, yemek mi, içmek mi, gülmek mi, ağlamak mı, konuşmak mı, susmak mı, durmak mı, yürümek mi, düşünmek mi, düşmek mi, kalkmak mı, yoksa tümünden sorumlu olmak mı? Nedir? (Nedir bu yaşadığım illet...?) 

 

 

 

***

 

Odamdayım. Kitaplarımın karşısında  dalgın bir halde duruyorum. Gözlerimi ayırmadan,bir heykel gibi dimdik ve elimde  Kuran meali.            Kitap rafları bulanıyor,bir çarka dönüşüyor;habire dönüyor karşımda.            (Elimdeki kitabı   nereye koymalıyım.Nereye?)                       

Birinci rafta Fransız klasikleri...Kocasını aldatan kadınlar işveleriyle birlikte dökülüyor masama. Bir genç kadın mektup okuyor;gözleri yaşarmış içini çekip duruyor. Bir subaya sevdalı;onu hayal ediyor. Birden iki çocuğu dizlerine oturuveriyor;zaman bakışları yoğuruyor yoğuruyor... “Hayat...”diyor, “Mutluluk...” Yankılanan “Nerede?”ler  şatoları, derin vadileri, kagir yapıları,posta arabalarını ve maskeli baloları dolaşıyor.Ve kocası giriveriyor birden: “İhanet haaa!” Genç, yakışıklı bir adam sıvışıyor pencereden. “Oysa...” diyor büyük bir aldatılmışlık krizinde kocası; “...oysa  bir zamanlar  deliler gibi sevdalıydık birbirimize. Bu sevdayla evlendik.”  “Mutluluk,durağan değil ki...Mutluluk değişimde...” diye cevap veriyor genç kadın; hıçkırıklar içinde boğularak.  Değişim sıtmasına tutulmuş insanlar koca bir kent içinde durmadan titriyorlar.Titreyişler artıyor artıyor ve büyük bir depreme dönüşüyor.Kent yerle bir oluyor,yerle bir oluyor insan...Karmaşa, hayata taht kuruyor.           

Dostoyevski ikinci rafta delice bakıyor.Camus da aynı  gözden başını uzatıyor: “Yaşam mı? Bulantı tümden...Bulantı....Öyleyse kus..! Kusmaktan zevk al...”  “Nasıl olsa, saçma herşey...” diyerek öksürüyor Sartre. Nietzsche kitaplar arasından fırlıyor ve çığlık atıyor: “İsyan ..İsyan...!” Hırçın ve öfke dolu: “Ecce Homo!” diye bağırıyor. Ve bir çürük meyve gibi düşüyor  suratıma.           

Bulanıyor içim. Zihnimde ve ruhumda  ne varsa  dayanıyor boğazıma. Düşüncelerim,arzularım,sevgilerim...Zoraki yutkunuyorum. “Mutluluk...” diyorum. “Nerde?” ve Nasılsa saçma her şey...”  “Öyleyse kus! Kusmaktan zevk al...!” Tepeden tırnağa kasılıyorum.                       

Damarlarımın bu denli gerildiğini, dişlerimin takırtılar içinde bu denli titrediğini hiç hatırlamıyorum. Alnımda çıbanlar sivriliyor. “İşte mahsülüm benim."”diyorum;eziyorum çıbanlarımı,patlatıyorum ve acılar içinde yığılıyorum masaya.            Kusmak mı? Al işte, kusuyorum Dostoyevski...! İşte,kusuyorum Camus,Sartre, Nietzsche!...Kusuyorum işte!            

Ama ilk kez iğreniyorum sizden.           

Raflardaki kitaplar devriliyor. Dağılıyor dört bir yanıma.Yaprak yaprak savruluyor,ortalığa saçılıyor. Odamın içi yırtık kitaplar ve sayfalarla kaplı.             

Ayaklarıma,kollarıma can havliyle tutunan  sözcüklerin başına basıyor,öldürüyorum tek tek. “Yeteeeer!” diye haykırıyorum, “Yeteeeeer....!”           

Vücudum sırılsıklam terden. Harfler bedenimin bu ıslaklığına yapışıp kalsalar da sülük gibi , emseler de kanımı...içimde boy veren bir tatlı his giderek çoğalıyor çoğalıyor ve  tüm asalak sözcükler pul pul dökülüyor içimden ve dışımdan. Duyumsuyorum.             

Uzunca bir zaman geçiyor. Başımı masadan kaldırıyorum.Ilık bir rüzgar esiyor. Ellerim titreyişler içinde  masamın üzerinde duran Kuran’a uzanıyor . Önce okşuyorum kapağını, sonra elime alıp kaldırıyorum. Ayağa kalkıyorum ve  rafların en üstüne,en mutena köşeye yerleştiriyorum.            “Ve tohum tarlaya ekildi.            Aniden sulu sepken bir yağmur boşanıyor yüreğime.           

 “Allah” demek,ne güzel... 

çatalzeytin / 1985

 

BU AY OKUDUKLARIM

- Mektubat - Said Nursi

- Bir Gemi Zabitinin Esaret Hatıraları - Hasan Basri Efendi

- Bütün Şiirleri - Behçet Necatigil

- Büyük Menderes'in Öyküsü - Mümtaz Başkaya

--Çevengur - Andrey Platonov

- Bütün Şiirleri - Cesare Pavese

- Dönüş - Andrey Platonov

- Deniz İşcileri - Victor Hügo

Ziyaretçi Sayısı

Bügün24
Dün83
Bu Ay378
Toplam82369