www.mehmetuyar.com

  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • red color
  • green color
Anasayfa
HAWAİİ DEDİKLERİ
                                  

          

Sample Image

İşte Hawaii'deyim.

Burası Honolulu kenti.  Hawaii eyaletinin başkenti.  Oahu adasındayız.

Havaalanından inince sıcak ve yumuşak  tropik bir rüzgar  okşadı  yüzümüzü.

 

İşte karşımda Pasifik Okyanusu. Dalgalar uzaklardan geliyor, sahile vuruyordu kendini.  Deniz kokuyordu. Sıcacık ılık bir hava.

 

Etrafımda sistemin tekdüzeleştirdiği, devletin uyumlu  birey haline dönüştürdüğü kalabalıklar yığını... Ama görkemli  ama albenili...

 

Düşünüyorum. Nedir  Hawaii dedikleri?

Turistik  yapay bir rüya mı?

 

 

    

 

Sample Image

 

 22 Haziran 1999                                                                                              

Kitaplarda okumak, filmlerde seyretmek. Tropik ağaçlar. Masmavi sahil. Bir gemi yanaşır sahile. Yerliler çiçeklerle  karşılar: Alohaaa…!            

Bir Amerika düşü bu. Bu düş, içimize sinmiş, zihnimizde yer etmiş. Ve kabulllenmişiz; Hawaii bir cennet. Bütün  tanıtımlarda bu vurgu: Hawaii bir dünya cenneti. Her gezgin ruhlu insan, illa görmek ister burayı. Bu adanın derinliğine dalmak, insanlarıyla içli dışlı olmak ister.           

Bir şöhrettir Hawaii. Medyatik bir düş, turistik bir cennettir…   

Hawaii. Aslında bir adalar topluluğu. Amerikanın 50. eyaleti. En meşhur adası, başkent Honolulu’nun da bulunduğu  Oahu adası.  Kaliforniya’ya 3000 km uzaklıkta, Asya ile Amerika kıtasının ve okyanusun tam ortasında   adalar... En büyük ada;  Hawaii adası,  diğerleri; Oahu, Kaunai, Maui, Molakai ve Lanai adaları.           

Adayı Kaptan Cook keşfetmiş. (Aslında bu keşif sözü daima rahatsız eder beni… Öznel bir yargıdır. Sanki Yerliler insan değilmiş gibi hisse kapılırım. Onların bulunmaları kendi topraklarını keşif değilmiş gibi..)Ama biz yine de  bize belletilen bilgilere gore söylüyoruz, Kaptan Cook keşfetmiş ve burada yerliler tarafından öldürülmüş. Tabii, her Batılı gibi  sömürge anlayışıyla emperyalist hayallerle gelmiş buralara, Macellan gibi, bir kılıf da uydurulmuş “keşif” diye… Daha sonra adaya gelen yabancılar, adaların tüm doğal kaynaklarını sömürmek için  dolmuşlar ve yerlileri öldürmüşler, onların huzurlarını bozmuşlar. Kendilerine “lei” adı verilen çiçek kolye ile gelen barışçı insanları katletmişler, adaya yerleşmişler.           

İlk yerli devlet  1795 yılında kurulmuş. Ta 1893 yılına kadar sürmüş bu devlet. 1893 yılından itibaren Amerika’nın once sömürgesi daha sonraları bir eyaleti olmuş. Hawaii, yerli  devletinin ilk beş hükümdarlarının hepsi Kamehameha adını taşımışlar.  Son hükümdarı bir kraliçe…Daha sonra Amerikalılar tarafından tahtan indirilmiş , böylelikle adalar topluluğunun bağımsızlığı da sona ermiştir.           

 Adada bulunan insanların büyük çoğunluluğu  protestan.. Yanısıra, katolikler, ortodokslar, budistler hatta müslümanlar bile bulunuyormuş.        

Bugün Hawaii adalarında yerliden çok yabancılar varmış… yerliler eski tarihlerde yok edilmiş, nesli tüketilmiş. Şimdi olanlar da turistik obje gibi yaşatılıyormuş. Amerikalı efendilerine çiçek kolye takmak için, dans edip eğlendirmek için…           

Hawaii eyaletinin  nüfusunun dörtte üçü Honolulu’da  yaşıyormuş. Dörtte biri ise diğer adalarda… Nüfusun büyük bir bölümünü Japonlar oluşturuyor, sonra  Amerikalılar, Filipinliler, Çinliler,  Koreliler ve Avrupalılar… Nüfusun  Beşte birini ise yerliler teşkil ediyormuş.           

Hawaii,  sönmemiş yanardağlarıyla ünlü. Sürekli volkanik patlamalar olurmuş. Yola çıkmazdan önce televizyonda izlemiştim. Özellikle Hawaii adasında çokça volkanik yanardağ bulunuyormuş.           

Ayrıca, Hawaii’nin Oahu adası, Amerikalıların önemli bir hava üssüymüş. Hatta, 2. Dünya savaşında  Japonlar Pearl Horbour’da bulunan donanmaya ani bir baskın düzenlemişler, Amerika donanmasına büyük bir  darbe vurmuşlar. Amerika’nın tarihindeki en büyük savaş felaketi olarak geçiyormuş bu olay.             

Hawaii’nin en büyük gelir kaynağı;şöhreti ve doğası . Yani turizm. Her sene yüzbinlerce turist geliyormuş buraya. Hem de paralı turistler, zenginler... Bizim gibi ezkaza gelen  piyango turistleri değil.                        

 *                                   

           Sample Image

Alohaa...!

Hawaii adalarıyla ile özdeşleşmiş bir selamlaşma sözcüğü bu:  "Aloha…!"              

 İşte Hawaii’deyim.           

 Burasi Honolulu kenti. Hawaii eyaletinin başkenti. Oahu adası üzerindeyiz.            

Havaalanına indik, sıcak ve yumşak  tropik bir rüzgar okşadı yüzümüzü.           

Bizi otele götürecek arabayı bekledik  havaalanı dışında bulunan  caddede. Beklerken etrafıma baktım; karanlık içinde  görmeye çalıştım düşlerimdeki Hawaii’sinden izler.           

Yok, öyle çiçekli kolye ile filan karşılamamışlardı bizi.  Sadece bir  adamı, ki zengin bir iş adamı olmalı, bir grup yerli kız çiçekli kolyelerle karşıladılar o kadar.           

Büyük bir kentti Honolulu. İzmir gibi büyük bir kent.  Küçük, yemyeşil bir ada beklerken gökdelenlerle modern caddelerle yapılarla kaplı bir kentle karşılaşmam hayal kırıklığına uğratmıştı beni.                       

Az sonra minibüs geldi, bindik. Rehberimizle 11 kişiydik, hepimiz Hawaii’ye ilk kez gelmenin heyecanı içindeydik.            

 Doğruca otele vardık. İndik, odalarımıza yerleştik.  Nedimle bize iki yataklı bir oda vermişler.  Girer girmez , hemen balkona çıktım. Dışarıya baktım. Yağmur dinmişti. Hemen aşağımızda cadde vardı. Arabalar geçiyordu. Işık ışık... Oteller, evler, binalar hep ışık... İleride  deniz karanlık içinde. Gökyüzünde ay.Parıl parıl parlıyor.           

„Hemen inelim.“ dedim Nedim’e; sabırsızdım, bir an evvel gezmek istiyordum, görmek istiyordum sahili, okyanusu.           

Nedim , her ne kadar isteksizse de, bir an evvel uyumak istediyse de ısrar ettim ve inmeye karar verdik.                      

Honolulu’nun en büyük ve ünlü caddesi burası olmalı. Kaldırımlarda insanlar insanlar... Bir kalabalık... Öğrendik, Honolulu’nun Waikiki bölgesiymiş burası. Yani turistik otellerin bulunduğu  en ünlü yer. Hawaii denince akla gelen bölgeymiş. Bizim otelimiz de burada ve denize bakıyor.           

Gecenin geç vaktiydi. Saat Hawaii saatiyle 12’yi geçiyordu. Caddede yürüdük, kalabalığa karıştık.  Vitrinlerden ışıklar taşıyordu. Arabalar geçiyordu yoldan. Fahişeler bekliyordu bazı köşelerdi, laf atıyorlardı.            

Hemen sahili görmeliydim.           

Bir bina şeridini aşıp sahile vardık. İşte karşıda Okyanus. Dalgalar uzaklardan dalga dalga geliyor, sahile vuruyordu kendini.  Deniz kokuyordu. Sıcacık ılık bir hava. Uzun uzun baktım  . Sonra etrafıma... Sahilde büyük oteller, ışıklar içinde. Ve gökyüzünde  dolunay, parıl parıl. Denizin üzerinde  yakamoz. Öylesine güzel, öylesine büyüleyici... Uzun süre gözlerimi alamadım. Nedimle oturduk sahilin kumlar üzerine. Okyanusu kokladık, ayı seyrettik, Hawaii’de olduğumuza inamamanın şaşkınlığında öylece  düşlere daldık.                                   

Hawaii’yi gündüz gözüyle görmek istiyordum. Şu anda karanlığa ve ışıklara gizlenmişti. Adeta naz yapıyordu Hawaii. Naz yaparak merakımı artırıyordu. Sabah olacak, güneş  kaldıracak örtülerini ve onu görecektim.           

 Öyleyse bir an evvel uyumalı, yarın sabah  dinç bir kafayla görmeliydim .            

Şimdi otel odasındayım. Nedim çoktan uyudu. Benimse gözlerimi uyku tutmuyor. Hay şu gezgin  heyecanı...             Yarın sabah Hawaii günleri başlıyor.           

Görelim bakalım, Hawaii , sahiden bir cennet mi?  * Sabahın erken vakitleriydi henüz. Sahil alabildiğine tenhaydı. Denize tek tük girenler vardı. Ve   uzaklarda sörf yapanlar…           

Sahil gerçekten güzeldi. Sapsarı kumlar... Sahilin bitiminde  büyük oteller sıralanmıştı, arada palmiye ağaçları vardı.            

 Sample Image

 Ufka baktım, masmavi deniz. Deniz dalgaları ta uzaklarda dalga oluşturmaya başlıyor. Bu özelliği Hawaii’yi sörfün merkezi haline getirmiş. Hawaii , aslında sörf cennetiymiş. Nice ünlü sörfçüler Hawaii yerlilerinden çıkmış.           

Hemen ileride, batı yönünde  yeşillikler ortasında bir tepe vardı. Elmas Tepesi... Volkanik bir tepeymiş burası. Eski zamanlarda patlamış, şimdi sönmüş ama çevresi yeşilleniyormuş. Elmas tepe denmesinin nedeni, bu tepede elmasın bulunmasından ileri geliyormuş. Elmastepe’yi görür görmez; ahd ettim: Bu tepeyi daha yakından göreceğim. Bu tepenin arkasına gideceğim.           

Çevremi uzun uzun seyrettikten , inceledikten sonra denize girdim. Kendimi okyanusun sularına bıraktım.Yüzdüm. Nedim  de girdi. Ama fazla durmadı suda, kumların üzerine uzandı. Beğenmedi sahili; bizim Gümüldür buradan güzel.“ Deyip küçümsedi. Hawaii, masal dedi. Gümüldür’ün güzelliklerini anlattı. Hani haklı da değildi; onca övdükleri, göklere çıkardıkları Hawaii sahili böyle mi olmalıydı. Hoş sahili güzel ama, denizin içinde doğru dürüst yürünmüyordu, deniz kestaneleri, dikenler, kayalıklar... Kaç kez diken battı tabanıma.           

Denizde yüzüp eğlendikten sonra kamerayı elime aldım, etrafın görüntüsünü çektim. Fotoğraflar filan...           

Az yüzdük, asıl yüzmeyi öğleden sonraya bıraktık.             

Modern yapılar, düzen intizam... Doğa  kuşatılmış, evcilleştirilmiş, nerde doğal güzellikler, manzaralar... Hawaii , deniz demek, sörf demek, dolar savurmak, yemek yemek, eğlenmek,  yerli dansları izlemek mi sadece? Nerede cennet?           

Plajda, caddede, parklarda gördüğüm insanlar aynı insan... Dünyanın her tarafından her renkten insan tipleri... Hepsi de zengin kişiler olmalı; stress atmaya gelmiş buralara kadar, bir cennet yanılsamasına kapılıp geziyorlar, avunuyorlar.                       

En fazla gördüğüm millet Çinliler ve Japonlar... Sanki, ada tamamiyle onlara ait diyesim geliyor.  Adanın ikinci dili de Çince olması ilginç.  Adanın yerleşik insanlarının  ve  marketlerin ve restoranların çoğu Çinlilere ait.  Adım başı Çin yemeği… Her yerde Çin yemeği…           

Hava giderek ısınıyordu. Öğle sıcaklığı yavaş yavaş çöküyordu. Sahilde bir Çin büfesine girdik. Çok kalabalıktı, kuyruk vardı.  Biz de yiyelim, Çin yemeğinin tadını alalım dedik. Ki Amerika’ya geleli,  yemeklere alışamamıştık,  sadece aç kalmayalım diye yiyorduk,  bize   garip gelen kokusuna sabrederek...           

Yemeklerle halimiz yaman. Yemeklerin kokusu içimizi bulandırıyor.  Kendi damak tadımıza uygun yiyecek arıyoruz , ama nerde?Birer tavuklu pilav istedik. Yanında da yerel bir içecek: Okava.           

 Keşke yemez olaydık, Bu Çin yemeği perişan etti içimizi dışımızı. Yiyemeden öylece bıraktık, nerdeyse istifra edecektik. Hele o tavuk,  ne mide bulandırıcıydı... Ne koku öyle… Üstelik çok da pahalıydı.           

 Ah nerde bizim kuru fasülyelerimiz, dönerlerimiz, lahmacunlarımız, köftelerimiz, kebaplarımız, yaprak sarmalarımız...           

Bu Çin yemeği , gezimizin tadını da bozdu doğrusu.                                

Sample Image

Akşam.Hava kararıyor.  Nedim’le balkona çıktık; caddeyi seyrediyoruz.           

Aşağıda geceliği 100 dolardan aşağı olmayan dev oteller…  Los Angeles gibi, burada da  yerliler hizmetçi, ayak işleri yapıyor Amerikalı ve Avrupalı beyaz efendilerine.  Öylesine alışmışlar ki beyazlara hizmet etmeye; bunun ezikliği, burukluğu da yok bakışlarında. Tam bir köpek samimiyeti ve sıcaklığıyla  gülüyor, gülerek mutlu etmeye çalışıyorlar efendilerini; eğiliyorlar; köleliğe dönüşen bir misafirperverlik ruhu içinde kişilikleri asimile olmuş hepsi. Bunu otelde hizmet eden görevlilerin bakışlarında, dans eden yerlilerin  duruşlarında, gülüşlerinde, sokaklarda ve caddelerde rastladığımız Polenez asıllı insanların yüzlerinde, yürüyüşlerinde gördüm, etkilendim, üzüldüm. “Ah Emperyalizm, ah gizli sömürgecilik…“ dedim; üzüldüm.                       

* 

Polenez yerlileri nadiren görebiliyorum.  Her tarafta turist kaynıyor.  Adım başı çekik gözlü Çinli ve Japon…  Adım başı Çin lokantası… Nerde Çin lokantası görsem  içim bulanıyor. İncecik sesleriyle gülen, çığlık atar gibi konuşan Çinliler…  Yaşlısıyla genciyle vıcır vıcır…  Her mağazada dükkanda ingilizce yazının yanısıra Çince yazı…  Bir Amerika eyaleti ama yakında Çin eyaleti olursa şaşmam doğrusu…  

  *

            

Honolulu bir sörf merkezi.  Bir zamanlar Hanakahu diye ünlü bir sörfçüleri varmış, sörf yapmada üstüne yokmuş; sörf olimpiyatlarında  unutulmaz bir yıldızmış.  Daha sonra bütün sörfçülerin sembolü olmuş bu adam. Gündüz, sahil boyu dolaşırken heykelini epey inceledik.           

Bugün Honolulu, sörfçülerle dolup taşıyor. Sahillerinde yüzenlerden çok sörf yapanlara rastlanıyor.           

 Okyanusta  dalgalar eksik olmuyor.  Kötü havalarda  devleşiyormuş bu dalgalar.  Yaz mevsiminde dahi hep dalga… hepsi de sörf dalgası…  Böylesi dalgalı günler sörfçüler içinbir bayrammmış. Hemen herkes sörf yapıyor burada.  Denize giriyorlar; uzakta beliren dalgayı bekliyorlar, dalgayı beklemek için sıraya giriyorlar. Dalga gelince başlıyorlar sörfleriyle kaymaya.  Kayan kayana  düşen düşene... Su ile ne güzel oyun bu. Seyretmesi bile güzeldi. Bugün, sahil gezintimizde uzun uzun seyrettik.  

*             

 Yıl 1941. Yer, Hawaii Adası. Amerika Donanması Pearl Harbour körfezinde bekliyor. Henüz Amerika 2. dünya savaşına fiilen girmiş değil, ama tetikte bekliyor.  Japonya, Amerika’nın bu niyetini biliyor, uyanmadan yok etmek istiyor devi. Bu nedenle, kimsenin ruhu duymadan bir sabah  ani bir baskın düzenliyor.  Japon uçakları kamikaze dalışlarla  Amerikan donanmasını yerle bir ediyor. 11 bin kişi ölüyor.  Amerika bu tarihi şoku unutamıyor. Hala hatırlıyor, hala hüzünle yad ediyor.            

Aslında Pearl Horbaur , ulus olarak bizi ilgilendirmiyor.  Amerika’nın Afrika’da, Asya’da  yaptığı  katliamlar yanında , hele hele Hiroşima ve Naggazaki’ye atılan atom bombaları yanında hiç mesabesinde... E, her ülke, kendi penceresinden bakar tarihe, öylece oluşturur.           

Bu gezimizde de , bize kendi pencerelerinden sunduğu Pearl Harbour faciasını izledik.           

 Her ne kadar, bizi ilgilendirmese de , bu olayı anma biçimleri, vefaları, tarihi duyarlılıkları  ibret verici.                        Sabah, minibüs  otelin önünde bekliyordu. Ekip olarak doluştuk arabaya.        

Şöförümüz bir polenezdi, Hawaii’nin yerlisiydi. Adı Kile.Kendisi polismiş. Öğleden sonraları ikinci iş olarak turistleri gezdiriyor ve rehberlik yapıyormuş. Söylediğine göre, burada her memur böyle yaparmış. Hatta, üç işte çalışanları bile varmış. Dedik ya, Hawaii turustik bir bölge. En büyük geçim kaynağı, altın yumurtlayan tavuğu turizm.                                     Ve Pearl Harbour… yani İnci körfezi… Amerika’nın acı noktası… Turist kaynıyordu içerisi. Grup olarak sıraya girmek zorunda kaldık. Sanırım, Amerikanın politikası bu. Hawaii’ye gelen herkesi  buraya yönlendiriyorlardı. Pearl Harbour acısını duyurmaya çalışıyordu herkese. Belki de daha sonra Hiroşima’ya attığı atom bombalarının haklılığını kanıtlamaya çalışıyordu, kimbilir.           

Gruplara önce numaralar veriliyor.  Sırası gelen grup, hemen götürülmüyor batık gemilerin bulunduğu yere. Önce sinema salonuna alınıyor. Burada , bir general çıkıyor, oldukça sevecen ve samimi  tavırlarla turistlere hitap ediyor. Bir tiyatro oyuncusuna taş çıkartacak bir kabiliyetle  Pearl Harbour baskınını anlatıyor. Konuşmasının bazı yerlerinde  duygulanıyor, ağlayacak raddeye geliyor. Bazen, miliyetçiliği kabarıyor, coşuyor.  Sonra film başlıyor. 20 dakikalık Pearl Harbour belgeseli... Belgesel , alabildiğine sübjektif bir anlatımla sunuluyor.  Duygulu, titreyen bir ses, görüntülere eşlik ediyor. Pearl Harbour baskınını  öğreniyoruz ve Amerikan askerlerinin Japon  uçakları tarafından nasıl öldürüldüğünü öğreniyoruz. O zamanlara gidiyoruz hayalen. Pear Harbor olayına konsantre oluyoruz. Şimdi nerede bulunduğumuzu daha iyi biliyoruz. Sinema salonuna girmeden once   gördüğümüz Pearl Harbour ile ilgili  hatıralar yani silahlar elbiselerin önemi şimdi daha çok  ilgilendiriyor bizi.                

Filmden sonra, sinema salonunun diğer kapısı açılıyor, hiç oyalanmadan  iskelede hazır bekleyen  vapura biniyoruz.Vapurda da sürüyor Amerikan marşları. Duygulu, titrek bir ses Pearl Harbour’da ölenlerle ilgili konuşma yapıyor. Hüzünlü bir müzik ve savaş efektleri veriliyor.  Ziyaretçilerin konsantrasyonu dağıtılmadan   batık gemilere götürülüyor.Batık yerde beyaz bir abide var. Abidenin çevresinde suyun içinde  çürümüş, paslanmış gemi enkazları bulunuyor. En büyük enkaz da Arizona gemisi… Bütün dikkatler onda. 55 yıl öncesini hayal ediyoruz. Bekleyen donanma... Birden Japon uçakları... Amerika’nın övündüğü büyük donanma, o meşhur Arizona gemisi batıyor. Binlerce ölü. Turistler, bir ibadet huşusu içinde bakıyorlar, hayale dalıyorlar, ikinci dünya savaşının o kanlı günlerini hatırlıyorlar; adeta o baskını yeniden yaşıyorlar.Çanakkale’yi hatırladım. O büyük savunmayı. Bir senaryo çalışması için iki arkadaşla birlikte  Gelibolu’ya gitmiş, yedi gün çadır kurmuş,  Çanakkale savaşı ile ilgili araştırma yapmıştık. Orada gece gündüz dolaşmış, Çanakkale’de savaşanları hayal etmiştik, öylesine duygulanmıştık, öylesine etkilenmiştik. Hep, şehitlerimize olan ilgisizliğimize yakınmıştık. Gelibolu 250 bin şehit vermiş ama günümüz insanı unutup gitmişti onları. Ve Pearl Harbour’u görüyorum: Adamlar, ölülerini nasıl anıyor, ziyaretçilere nasıl takdim ediyor; gerçekten örnek alınması gereken bir vefakarlık.Hani, Çanakkale’de de böyle bir  düzen olsa. Gelen yerli ve yabancı turistler önce  Çanakkale Savaşı konusunda bilinçlendirilse, sonra gezdirilse, bilgi verilse... Bir tarihi hatıra  tepeden tırnağa yaşatılsa... Hayal ettim. İnşallah , mümkün olur, diye dua ettim. Ve Amerikalıların bu tarihine bağlılıklarına hayran kaldım, takdir ettim.Abideye, batık gemilere,  masmavi denize baktıkça Çanakkale’yi hatırladım, „Ah...“ dedim; „Ah Çanakkale şehitleri... Sizler ne kadar garipsiniz... Ey Amerikalı askerler sizler ne bahtlısınız, hala anılıyorsunuz ve değer görüyorsunuz.“Pearl Harbour’da çok düşündüm, çok hayale daldım. İlla Çanakkale şehitlerini andım. Onlara dua ettim. Hep, bir gün gelecek de şehitlerimizi böyle anar mıyız diye düşündüm. Dönüşte, şöförümüz ve rehberimiz Kile ile dost olduk. Ona sorular sorduk. O da açık yüreklilikle cevap verdi. Sorularımızla  dünyasını tanımaya çalıştık.  Bizim sorularımız karşısında birden onurlu bir Polenez yerlisi oluverdi.  Amerika’ya Çin’e ve Japonya’ya karşı sitemini, isyanını dile getirdi.  Kendisinin Hawaii’nin yerel dini olan Moron dinine bağlı olduğunu söyledi. Milliyetçi bir Polenezdi.  Geleneklerine, özellikle ailesine bağlıydı. Bize  ailesini fert fert simgeleyen pazusundaki dövmesini gururla gösterdi. Daha da açıldı ; bize Amerika Birleşik devletlerinin  sömürgeci olduğunu, halkının Amerikan  emperyalizminden memnun olmadığını ama güçlü olamadıkları için bir şey yapamadıklarını söyledi.Kile, rahatsızdı ; Amerika’nın kendi halkını  turistlere soytarı gibi sunmasından, kullanmasından, böylelikle para kazanmasından, toprağını ve geleneklerini sömürmesinden, dejenerasyona uğratılmasında çok rahatsızdı. « Amerika’ya nasıl başkaldırız ? Elimiz kolumuz bağlı… Çünkü Amerika bizim içimizde, yüreğimizde, aklımızda… Bir türlü çıkaramıyoruz. Çıkaramayız da… » derken  çok üzgün, çok umutsuz  ve çok yılgın. Yüzünde mazlum ifade, umutsuz bakış keder vericiydi.                         

*            

 Deniz… Deniz heryerde deniz ama bu başka… Hawaii’nin denizine baktıkça   sonsuzluğu görüyorum,  uzak uzaklarda  bulunan  mercan adalarını, ıssız  adacıkları, maceraları görüyorum. Öylesine büyülü ufukları…            Geleli, ilk kez doya doya yüzdüm bugün.  Dalgalarla oynadım, yüzerek açıldım derinliklerine. Sonra kumlarına uzanıp, güneşlendim. Nedim vardı, Gemlikli Kadir Bey vardı; Neşemiz keyfimiz yerindeydi.  Batılı ve Japon insanların  donukluğu ve mekanikliğinin aksine, burada,  Türk olmanın  ayrıcalığıyla, özgür hallerimizle şendik. Bağırıyor, şakalaşıyor, koşuyor, çocuklar gibi oynuyor, herkesin dikkatini çekiyorduk.  Böylesi neşeli halimiz saatler sürdü. Plajdakiler bile neşelendi neşemizden. Konuştuk, sohbet ettik, insanlara karıştık. Türktük, neşeliydik, tadını çıkarıyorduk ânın.                        

            

 Evet, Amerikalı çok muhafazakar... Çok da dindar. Dinin toplumun  ayakta kalabilmesi için önemli bir güç olduğunun şuurunda.           

Bugün kahvalytıda  bir sürprizla karşılaştık. Çaylarımızı içerken bir kilise korusu geldi, etrafımızda halka oluşturdu; ilahiler okudu. Evet evet,   çocuklardan oluşmuş kilise korosu,  bir rahibin şefliğinde bize bir ilahi konseri verdiler.            

 Nedim’le şaşkın şaşkın izledik ve  değerlerdimelerde kıyaslamalarda bulunduk. Bizim ülkemizde büyük otellerde bir ilahi korosu olsa , sanırım o oteller lanetlenir  hatta ihtilal nedeni olurdu bu yaptıkları.          

  Amerika’nın, büyük  devlet olma sırrı  halkın inancını yaşatmakta yattığına inanıyorum, saygı duyuyorum.            Buraları görünce hep ülkemi hatırladım ve hep kahroldum.  Ne çok politize olmuştuk biz. Bu yüzden ne çok parçalanmıştık.  Ne kadar çok ayrıntılara takılıyoruz ve boğuluyoruz bu detaylarda. Ortak değerlerde buluşamamanın  ceremesini sürekli çekiyoruz, kahroluyoruz. Ne yazık ki ulusal bilincimiz yok. Ne kültürümüzde, ne turizm anlayışımızda ulusallıktan eser yok.            

 *            

 Hawaii’de  turistik değer taşıyan fazla bir şey yok aslında. Egzotik görünümü dışında ilginç manzaraları , mekanları yok.  Sadece sahili var, sörfe uygun dalgaları ve polenez kültürü. Oysa Anadolu öyle mi ?  Kıyaslayınca ne kadar bahtlı olduğumuzu  görüyor, gururlanıyorum. Ama bunca zenginliği takdim edemeyişimiz, bu değerlere sahip çıkamayışımızı hatırlayınca kahroluyorum.           

Amerika işini biliyor. Honolulu’da önce güvenliği sağlıyor, işportacılara göz açtırmıyor. Caddeleri sokakları, plajları tertemiz tutuyor.  Fiyatları sürekli kontrol altında tutuyor.  Fahiş fiyatları, aldatmaları önlüyor; şehrin her köşesinde aynı fiyatı uyguluyor. Vergi kaçırtmıyor, turistlerin  aldatılmasını önlüyor. Ve iyi reklam yapıyor. Reklama tanıtıma büyük yatırım yapıyor; Hawaii’yi turistik bir cennet olarak takdim ediyor; Hawaii’yi görmeyenin, Hawaii’de yaşayamayanın  cennetten mahrum olacağı imajını  benimsetiyor. Bu yüzden akın akın turist geliyor. Her on dakikada bir uçak iniyor ve kalkıyor havaalanına.             

 *       

      Çok yiyor Amerikalı…Lokantalar dolup taşıyor. Aslında lokanta demek yanlış olur. Öyle sulu yemeklerin bulunduğu lokantalara rastlamak zor. Daha çok, fast food türü yerler var. İnsanlar bütün iştahını geceye saklıyor olmalı... Fast foodlar yer bulunmuyor, müthiş bir telaş yaşanıyor.           

 Bu telaş, bu yemekler bizim içip azap... Kokusundan geçemiyoruz yanlarından. Midemiz kalkıyor, burunlarımızı tıkıyoruz, daha çok yiyecek merkezlerinden uzak yerlerde dolaşıyoruz. Abartmıyorum; böylesine bir yemek azabını yaşadık.Hele o Çin yemekleri...hele o sos kokuları... Nedim isyan ediyor;adeta çığlık atıyor; nasıl olsa Türkçeden anlayan yok diye, aklına geleni söylüyor, hatta yoldan geçenlere bağırıyor: „Yaşanmaz bu Hawaii’de...! Ne cenneti..? Burası cehenem be cehenneeem...!“ ve her zaman olduğu gibi ekliyor: „Ah benim canım memleketim...! Ah benim memleketimin yemekleri...!“            Onun bu hareketlerine gülüyor geçenler.                       

  *             

Broşür kutularında sadece Hawaii ile ilgili broşürler değil, diğer ülkelerle ilgili broşürler de var. Her gelen turist kendi ülkesiyle ilgili  broşür bırakmış kutulara. Bütün bunları görünce öylesine hayıflandık. Niye  gelirken Türkiye ile ilgili kartpostallar ve broşürler getirmemiştik. Ülke olarak  o kadar garip hissetik kendimizi... Kendimizi, ülkemizin sesini duyurmak için haykırasımızı geliyordu. Nedim,  o kadar coştu,  hemen sahile koştu , sahile  ayak iziyle kocaman kocaman „Turkey“ adını yazdı,  bayşrağı çizdi;  geçenlerin meraklı bakışlarına aldırmadan...Bir yandan memleketim şarkıları söylüyor bir yandan sahile çiziyordu.             

 O zaman düşündüm. Bizim milletimiz, aşağılanmayı kaaale alınmayı hazmedemiyor, devlerle yarışmayı seviyor. Ekonomik durumu ne kadar kötü olursa olsun, Amerika’ya kafa tutuyor, ondan üstün olmanın hayalini kuruyor. Çünkü kanında Osmanlıllık var. Birileri her ne kadar, Yunanlılarla yarışma seviyesine düşürmeye çalışsa da o , üçüncü lig değil, birinci lig takımı olduğunu  iddia ediyor, kendini bücür gören, kompleksler içinde kıvranan ezilen büzülen devletine rağmen  süper güçlerle yarışmak istiyor. Böyle bir milletiz işte. Bu da bizim içimize sinmiş. Çünkü Osmanlıyız, Çünkü dünyaya gücümüzü ispatlamız bir milletiz. Birileri ,  ne kadar bu ruhu yok etmeye çalışsalar da  başaramazlar. Anadolu insanındaki bu ruhla güçlenecek ülkemiz...İşte, dünya ile yarışan Anadolu kaplanları, işte Almanya’ya işçi olarak gidip de  ezilmeyen, bitmeyen, daha da güçlenen insanımız...            Bunları düşündüm. Bu düşüncelerimi Nedim’le paylaştım. Böylelikle garipliğimizi yatıştırdık.           

  *                                   

 Nedim’e dedim: „ Amerika, düzenli  bir şekilde çalışan arızasız bir makine gibi. Sadece makine...“           

 Bir haftalık gözlemlerimin sonucu: İnsani kıvılcımın, heyecanın, öz kararla, bilinçle ortaya konduğu bir memleket değil Amerika.  Sadece insandan çok kuralların yaşadığı bir ülke...           

Hawaii’de de Los Angeles’de de bunu hissettim.           

Sistemin tekdüzeleştirdiği, devletin uyumlu birey haline getirdiği bir kalabalıklar yığını… Ama görkemli, ama albenili.            

Amerika çökmez diyorlar.  Çöker. Bu sistemdeki küçük bir arıza bu makineyi çökertir.                      

Bilgisayar proğramı gibi Amerika.  Akıl almaz sistemiyle, teknolojisiyle  hayretlere sürüklüyor, hayran bırakıyor. Ama  küçük bir virüs bu proğramı çökertir. Çünkü birey yok, kurallara uyan insanlar var.  Çünkü, insan burada,  içindeki kıvılcımı, heyecanı ve özgürlüğü  yani özkimliğini yitirmiş. Kapitale göre şekillenen düzene sokulan bir hayat.             

     *                       

 Düşünüyorum dönüşte:             Nedir Hawai dedikleri?     

   Turistik, yapay bir rüya…           

Ben bu rüyayı gördüm. Çok kısa da olsa size anlattım.İçine yorumunu da kattım. Belki bilmeden hayal kırıklığına uğrattım kimilerinizi. Belki de tam isabet dedi kimileriniz.            Benden bu kadar.                                                              

 

BU AY OKUDUKLARIM

- Mektubat - Said Nursi

- Bir Gemi Zabitinin Esaret Hatıraları - Hasan Basri Efendi

- Bütün Şiirleri - Behçet Necatigil

- Büyük Menderes'in Öyküsü - Mümtaz Başkaya

--Çevengur - Andrey Platonov

- Bütün Şiirleri - Cesare Pavese

- Dönüş - Andrey Platonov

- Deniz İşcileri - Victor Hügo

Ziyaretçi Sayısı

Bügün23
Dün83
Bu Ay377
Toplam82368