| LOS ANGELES DEDİKLERİ |
|
Bir gün boyunca gezdim Los Angeles sokaklarında. Yapay bir ruhu vardı Los Angeles'in. Sinema gibi albenili ve aldatıcı... LOS ANGELES DEDİKLERİ
20 Haziran 1999 Uçaktayım. Boing Airbus yolcu uçağı başarılı bir kalkışla havalandı, bulutların üzerine çıktık. Değerli dostum , yol arkadaşım Nedim’le yanyana oturuyoruz, pencerenin hemen kenarında. Aşağıya bakıyoruz. Bulutlar bulutlar… Böylesine güzel miydi bulutlar, böylesine üzerine atlamaya kışkırtacak denli, düşler gibi çekici. Ve aşağıda deniz. Ormanlar,dağlar ve deniz. Bulutların aksine bir maket gibi hepsi. Bambaşka duygu yukarıdan izlemek yeryüzünü... Video kamerayla çekmek, habire hatır olsun diyerek hırsla heyecanla çekmek, çalmak görüntüleri zamandan. Özellikle bulutları, onların büyülü duruşlarını... Uçak dolu. Tahminen 800 yolcu var. Hostesler Amerikan. Kendimi İngilizceye konsantre ediyorum. İngilizce duymaya ve düşünmeye... Ama zor olduğunu biliyorum. Sudan çıkmış balığa dönme şaşkınlığı ve şokunu yaşamak var serde. Bilmediğim kelimeler, farklı telaffuzlar, yabancı edalar... Farklı bir dünyaya , farklı bir dile ve anlayışa yolculuk bu aynı zamanda. Hayırlı olsun. Daha epey yolumuz var. Newyork’a gidiyoruz. Coğrafya kitaplarında görüp şaştığımız, modernlik göstergesi olarak zihnimize kazınan, yapıştırılan gökdelenler şehrine... Yolumuz çok uzun.Newyork’dan aktarma yapacağız. Oradan Doğruca Los Angeles’e... Vahşi Batı’ya hücuuum! Kovboy filmleri... Tommiks, Teksas.... Kızılderili çığlıkları, manituları....! Şimdi hedef Los Angeles. Orada bir gün kalacağız. Sonra asıl gideceğimiz yere. Yani Hawaii’ye. Jules Verne’nin esrarlı ada düşlerine.
Los Angeles . Hollywood kenti. Sözcük anlamı: Kayıp Melekler. Amerika’nın ruhu, düşü , kültürü burada boy veriyor. Kuzey Amerika’nın batısında, vahşi batının en batısında Pasifik okyanusa bakan bir kıyıda düz bir ovada kurulmuş. Çölmüş önceleri. Susuz bir çöl. 1781 yılında İspanyol göçmenler gelmiş evvela. Bir ev yapmışlar; zamanla göçmenlerin sayısı artmış. Bir anda büyümüş Los Angeles. Dünya tarihinde Los Angeles kadar gelişen bir kent yokmuş . Dünya filmciliğinin ve uçak endüstrisinin merkeziymiş. Ayrıca büyük limanı varmış. Çam ağaçları, palmiyeler, portakal, sakız ve limon ağaçları yetişiyormuş en çok. Şehirde Amerikalılar dışında azınlık olarak Meksikalılar, Amerikalı zenciler, Japonlar, Çinliler, Filipinliler ve Yahudiler bulunuyormuş. Dünyanın en büyük teleskoplarından biri, Hollywood film stüdyoları, dünyanın üçüncü büyük kitaplığı ve ünlü havaalanları yine buradaymış. Evet, Los Angeles büyük ve büyülü bir kent. Çok düzenli, çok temiz ve her türlü teknolojik imkana sahip. Böylesine düzene ve modern görünüme karşın sosyal canlılıktan eser yoktu. Öyle hissettim: Sanki düzenli işleyen bir saat gibiydi kent. Monoton ama harika bir makine gibiydi, kent ve insanları. Bu yüzden Amerika görkemi karşısında bücürleşmedi ruhum; aksine oldukça bilinçli ve onurluydum. Bir gün boyunca gezdim; Los Angeles caddelerinde Amerikalılardan daha çok Meksikalılara, Korelilere ve Kızılderili insanlara rastladım. Çoğu da mahzun ve ezik. Avrupa tipi insanlar azınlığı teşkil ediyordu nerdeyse. Los Angeles bir de film yıldızlarıyla birlikte anılıyor. Adeta sinemanın mabedi. Sinema yıldızları ise tanrı ve tanrıça gibi. Bütün film yıldızlarının, şöhretlerin, zenginlerin evleri hep burada. Öylesine düzenli bir şehir ki yerleşim alanları bir ya da iki katlı bahçeli evlerden oluşuyor. İşmerkezleri ise gökdelenler. Gökdelenler kentin içinde birer yüksek adacık gibi. İşaretle tanıtıyorlar. Burası Beverly Hill, şurası Willshire... Diğer taraflar ise düz. Ufka kadar dayanıyor. Yemyeşil. Ağaç ağaç… Evler ve ağaçlar yarışıyor adeta. Yildizlar Caddesi…Kentin en yoğun olduğu cadde. Daha doğrusu turist kaynayan yer. Bu caddede sinema bir din. Bu caddede sinema yıldızların hatıraları ise alabildiğine kutsal. Bir eski Çin sineması. Onun önünde yerde yıldız içinde artist isimleri. Ve film yıldızlarının el ve ayak izleri. Turistler bu izlere ikon gibi değer veriyor. Dokunuyor, seviyor, onun üzerinde fotoğraf çektiriyor. Tapınma hazzıyla seyrediyorlar. O an düşündüm: Sinema, Amerika’da din olmuş. Yıldızlar da birer tanrı ve tanrıça... Los Angeles’in manevi havasını oluşturan da bu sinema büyüsü. Sinemayla doğrudan ilgilenen, bir senarist olmama rağmen bu tapınma derecesindeki sinemaperestliği, yıldız hastalığını doğrusu çok yadırgadım. Anladım ki, Los Angeles’in ruhunu oluşturan tarihi ve kültürel değerleri yok. Sinema, kapitalizmin dini olmuş burada. Koreli rehberimiz, sinema oyuncularının evlerini, bilmem ne kadar zenginliklerini, yemek yediği lokantaları, dans ettikleri diskoları barları heyecanla gösterirken ilgisizdik tümden. Komik geliyordu böylesi tanıtım “Zenginin parası züğürdün ağzını yorar“ atasözünü hatırlıyorduk. Film yıldızlarının bulunduğu mekanlarda heyecanlanan Amerikalı, Çinli , Japon ve diğer ulusları anlayamıyorduk, şaşıyorduk bu hallerine. Yapay bir ruhu vardı Los Angeles’in. Sinema gibi albenili ama sinema gibi aldatıcı. |
| Anasayfa |
| Biyografi |
| Hayatı |
| Kitapları |
| Ödülleri |
| Makale Ve Yazıları |
| Ziyaretçi Defteri |
| FOTO GALERİ |
- Mektubat - Said Nursi
- Bir Gemi Zabitinin Esaret Hatıraları - Hasan Basri Efendi
- Bütün Şiirleri - Behçet Necatigil
- Büyük Menderes'in Öyküsü - Mümtaz Başkaya
--Çevengur - Andrey Platonov
- Bütün Şiirleri - Cesare Pavese
- Dönüş - Andrey Platonov
- Deniz İşcileri - Victor Hügo
| Bügün | 26 |
| Dün | 83 |
| Bu Ay | 380 |
| Toplam | 82371 |